The Disaster Artist Konusu ve Film İncelemesi

Tarihteki En Başarılı Başarısızlıklardan : The Room

Ben küçüklüğümden beri alışkınımdır aslında. Küçükken çok film izlediğim için elbette aralarında inanılmaz derecede kötü filmler oluyordu. Yeşilçam dönemi sağ olsun özellikle bu konuda sıkıntı çekmedim zaten. Ondan sonra zaten Flash TV oyunculuğu dediğimiz şey ortaya çıktı. 2010’lar ile beraber de bu zamana kadar çok kez bilinçli kötü oyunculuk metodu ile parodiler yapıldı. Ben artık kötü işler izlerken dalga geçerek izlemeyi aştım kısacası. Kötü film izleme konusunda ben doldum ve bu tipte konseptler artık ilgimi çekemiyordu.

Şimdi The Room isminde bir film var. 2003 senesinde çıkmış olan bu filmin en çok öne çıkan tarafı tarihteki en iyi kötü film olması. Diğer bir deyişle “O kadar kötü ki çok iyi film” diyebiliriz. Ki interneti kullanıyorsanız zaten bu filmin herhangi bir kesitini görmüş olabilirsiniz. İnternette de çok meşhur bir film çünkü. Bir sürü meme’si (mim), edit videosu, parodisi vs. döndü de döndü. Amerika’da bu film büyük bir değere sahip o yönden o yüzden. En çok saygı duyulan kötü film de olabilir.

“This my movie, and this my life.”

Tabii ben bu filmi hiç izlemedim o ayrı ve bundan utanç da duydum. O kadar kötü film geçmişim oldu ama bu filmi nasıl duymadım ve es geçebildim anlamıyorum.

The Room

Bu filmi birkaç yıl önce duyduğumda, hemen izledim sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Göz atmadım bile çünkü artık ben kötü film konseptine dolmuştum ve o yüzden izlemek ilgimi çekmiyordu. İzlersem de bunun özel bir günde olmasını istiyordum çünkü malum en iyi, kötü film olarak görülüyor.

The Disaster Artist

Bir gün izleyecektim kısacası ama ne zamandı belirsizdi o. Ve bunu birkaç gün önce doğum günümde yapma kararı aldım. Filmi izlediğimde girdiğim yaşadığım deneyim sanırım kelimelerle anlatılabilecek gibi değil.

The Room benim için “O kadar kötü ki çok iyi” film değildi. Ondan da öte bir durumdu direkt. Ömrümde böyle bir psikolojik travma yaşamadım ben. Kötü olmaktan da öte olan şey ne derseniz; bu film bozuk.

“I don’t care, I’ll do it.”

Filmin çalışan bir tarafı yok. Yapay zekâ tarafından yazılmış bir film gibi, hiçbir şey birbirini tutmuyor bu filmde. Karakterler anlık motif değiştiriyor, ani sebepsizlik duygu değişimleri ve kötü bile olmayan derecede doğal olmayan diyalog zincirleri. Daha çok da anlatırdım ama izleyip kendiniz deneyim ederseniz daha pratik olur inanın.

The Disaster Artist

Benim tek demek istediğim şey artık bu; film kötülüğü ile komik gelmekten çok, doğal hissettirmedi. Bu film sanki başka bir gerçeklikte çekilmiş de buraya yanlışlıkla gelmiş gibi.

Şimdi ben neden The Room ‘dan bahsediyorum derseniz cevabı basit ve anlaşılır; The Disaster Artist ‘in konu aldığı şey The Room filminin çekilişini göstermek. Filmin Amerika’daki değerini anlayın işte. Biz ömrümüz boyunca Dünyayı Kurtaran Adam filminin bile nasıl çekildiğini çekmedik. İncelemeye girmeden önce şunu yazayım; bu yazıyı okumadan önce bence The Room filmini izleyin Artık lafı uzatmıyorum ve incelemeye giriyorum.

The Disaster Artist Konusu

“If a lot of people love each other, the world would be a better place to live.”

The Disaster Artist 1998 yılından başlıyor. Tommy Wiseau‘nun geçmişi bilinmediğinden dolayı film onu derinlemesine işleyemiyor. Tommy Wiseau geçmişini açıklamayan biri yapacak bir şey yok, bu konuda çizgisi var. Yaşı, nereli olduğu, gerçek ismi vs. bu tarz kişisel bilgiler bilinmiyor. Geçirdiği trafik kazasından öncesi direkt yok ve film de olaydan birkaç sene sonrasını anlatmaya başlıyor zaten.

Ama bu bir biyografi filmi değil tabii, Tommy’nin hayatından çok bu filmi nasıl çektiğini gösteriyor film. Bu filmi çekmeden önceki hayatı, çekme fikrini nereden aldığını ve çekerken neler yaşadığını gösteriyor.

Film açıkçası kendini pek oyalamıyor ve direkt olaya giriyor. Olayların gelişimini seyirciye hızlı bir şekilde sıkmadan gösterirken bir yandan da aslında bir tatminsizlik hissi alıyordum. Biraz fazla hızlı geçiyor olayları ve biraz daha bilgi alasım vardı film için. Bu aslında normal sayılır çünkü Tommy kendi hayatının büyük bir kısmını gizem olarak tutuyor.

The Disaster Artist konusu

Tommy’nin en iyi arkadaşı olan Greg ile nasıl arkadaş olduğunu göstererek film başlıyor, olaylar sonrasında gelişmeye başlıyor.

Tommy ile Greg

Tommy ile Greg’in ortak noktası şu; ikisi de kötü oyuncu. Hayalleri ise Los Angeles’a gidip Hollywood’da tarih yazmak. Şöhret olmak ya da. Tabii Greg için bu sadece söylemesi kolay bir şey. Ne durumu ne parası olan biri ama işte daha ilk sorumuzu sormamıza sebep olan durum geliyor; Tommy’nin Los Angeles da evi var.

“We both have this dream that we’ll be famous.”

Tommy “Madem böyle hayalimiz var o zaman gerçekleştirelim” deyip hemen Greg’i peşinden sürüklüyor. Biz de tabii “Bu paranın kaynağı nereden” diye soruyoruz. Bunca zaman bu bilinmedi ve bu filmde de açıklanmıyor o yüzden bu tip sorular hakkında bir ümidiniz olmasın hiç.

Kısacası para durumu hiç sorun olmuyor ikili için. Zaten onlara engel olan şey maddi durumdan ziyade yetenekleri. İkisi de yetenekli oyuncu değil ve bu yüzden Los Angeles’ta hiç şansları olmuyor. Her yerden reddediliyorlar ve bu birkaç ay sonra artık Tommy’nin canına tak ediyor ve üzülmeye başlıyor.

Bu üzüntü içerisinde umutsuzluğa kapılmışken “Madem kimse bizi filminde oynatmıyor, biz de kendi filmimizi çekeriz” diyor ve ikili bu konuda adım atmaya başlıyor. Bunu gerçekleştirmek zor olmayacaktı çünkü sonuçta maddi açıdan Tommy’nin hiçbir sorunu yok. Tabii film iyi olacak mıydı? The Room‘u izlediyseniz ya da giriş yazımı okuduysanız cevabı zaten biliyorsunuz.

The Disaster Artist İncelemesi

“Los Angeles, everybody want to be star. You have to be the best and never give up.”

Film kendini ayrıntılar konusunda iyi kurtarmış. Tommy’nin zaten onayladığı bir film. Ufak tefek detaylara bile önem verilmiş durumda. Tommy Wiseau filmi değerlendirirken “Evet tam olarak böyle yaşandı” demişti.

Senaryo için kafama takılan şey bu filmin nasıl bir mesaj kaygısı olacağı idi. Filmin çekiliş sürecini görünce bunun cevabını anladım. Filmin çekiliş anında baya sorunlar yaşanmış çünkü ve bu kısımlar da filmin orta kısımları için bir çatışma yaratıyor. Karakterlerin karakter gelişimleri olmuş oluyor ve yüzeysel bir belgesel olmaktan kurtulup bir film oluveriyor. Yüzeysel belgeseli şu yüzden kullandım; filmler asla belgesel gibi çekilmez.

The Disaster Artist netflix

Gerçek hayattan uyarlanan filmler için genelde “Ama bu tam olarak öyle olmadı ki” diye eleştirilir mesela. Bu aslında yanlış bir eleştiridir çünkü filmler kurgudur. Gerçek hayattan esinlenme olur filmlerde, onu aktarma çabası olmaz. O kaygı belgesellerde olur.

The Disaster Artist de belgesel olmadığı için elbette o tarz konuları bir film ayarında tutuyor. Belgesel olarak bakarsan gayet yüzeysel kalırdı ama peki ben niye durduk yere belgesel ile kıyasa sokma kafasına girdim? Çünkü bu filmin bir kaygıya sahip olduğunu düşünmemiştim. Ortalarında bunu görünce artık bir film izlediğim duygusuna girebilmiştim.

“Ahahaha! What a story Mark!”

Filmin bu kısımlarında şaşırdığım bir şey olduysa o da Tommy’nin kişiliği ile alakalı. Tommy’nin The Room filmindeki Johnny karakteri nasılsa Tommy gerçekte de öyle mesela.

Aslında daha doğrusu şu; Tommy, The Room filminde kendini oynamış aslında. Tommy cidden öyle bir insanmış, kötü rol yapan bir insan gibi davranıyor aynı. Hayatında yaşadığı şeyleri sahneye aktarıyor Tommy ama esas şaşırdığım kısım burası değil tam. Tommy filmin ortasında, film çekimleri esnasında gayet kaba biri olmaya başlıyor.

The Disaster Artist 

Bilmiyorum benim bayadır gördüğüm ettiğim Tommy çok masum bir şey idi. Tabii insanlar değişir, filmin sonunda da Tommy aynı Tommy değildi zaten ama şaşırdım yine de. Ki film için danışmanlık da yaptığına göre geçmişinde kötü şeyler yaptığının farkında demek film dışında. İnsanın kendisi ile yüzleşmesi kolay bir şey değil tabii ama bu film Tommy’nin başarısızlıklarını gösteren bir film. Zor olmalı sanırım.

Hayat Bir Film Sahnesi Değil midir Zaten?

The Disaster Artist filmiyle alakalı beni üzen şeylerden biri yan karakterlere pek değinilmemesi. The Room‘daki her bir karakter kült olmuş durumda o yüzden hepsi hakkında işleyiş görmek iyi olurdu. Üstün körü geçiliyorlar ama sadece.

Mesela The Room filminde Psikolog karakterinin bazı sahnelerde de olmaması mantıksızlığına bu film ile bir cevap görürüm sanmıştım en azından ama hiçbir değinme yok. Film bir buçuk saat zaten. Yarım saat de bu karakterleri oynayan kişilere değinerek daha fazla olsa bence sorun olmazdı. İnsanlar bu karakterleri de sevdi çünkü.

The Disaster Artist

Yan karakterler eksiği dışında filmin hikâyesi bekleneni vermesi gerektiği kadar iyi bir durumda. The Room’un çekilişini anlatacak bir filmden zaten ne bekleyebilirsin bilmiyorum ama yine de bundan iyi bir işleyiş ile fena olmayan bir sonuç çıkarmışlar mesaj ile. Peki ya oyunculuklar?

The Disaster Artist Oyuncular

Kötü Oyunculuğu Doğal Şekilde Vermeye Çalışmak İçin Oyunculuk Kasmak

James Franco‘yu severim. Yani hayatı için demiyorum tabii, hayatını bilmiyorum adamın ama oyunculuk kariyeri açısından sevdiğim biri. Kötü işleri de oldu iyi işleri de ama yılmadı ve sonuç olarak artık iyi işlerde iyi performans göstermeye başladı. Tommy’nin rolü için uygunluğu bu açıdan da vardı aslında. Zaten o rolü James için düşünmüş kişi Tommy’miş. Nokta atışı bir oyunculuk kararı olduğunu söyleyebilirim.

the disaster artist

Kötü bir oyunculuk sergileyen aksanlı bir adamı canlandırmaya çalışmak eminim ki çok zorlamıştır. Hiç bakayım öyle, Tommy hiç normal bir insan değil, onu oynamak o yüzden baya zorlar. James’in hal hareketleri, nefes alış verişi, bakışları, inlemesi ve aksanı çok başarılı. Çok değil hatta; son derece başarılı.

James Franco hayatının rollerinden birini gerçekleştirmiş ve buna ruhunu kattığı da çok belli. Tabii şöyle bir şey var; Tommy karakteri baya çizgi film karakteri gibi kaçıyor diğer karakterlerin yanında. O yüzden diğer oyunculuklar gözüne çarpmıyor ya da bahsedesin gelmiyor. James Franco o yüzden ister istemez baya spot ışını kendine çekmiş hep. Yapacak bir şey yok; Tommy öyle biri.

The Disaster Artist Film Müzikleri

“To be or not to be!”

Filmin müzikleri ise jenerik. Müzikler arasında bir tane bile akılda kalıcı bir parça yoktu ama en azından drama anlarında işlevliydiler. Müziklerin akılda kalıcı olmalarını isterdim ama. The Room’daki çalan müzik gibi akılda kalıcı bir benzerlikte parça isterdim en azından. Bir de çok benzerlikler olunca açıkçası hiçbir fark da hissettirmiyor. Hatta müziklerin aklımda kalmamasına sebep olan şey bu idi sanırım daha çok.

Makyajları için de şunu söylemek isterim öncelikle; gayet iyiler ama daha iyileri olabilirmiş gayet dedirtti bana. Bilinçli bir tercih miydi tamamen benzetilmemesi yoksa değil miydi anlamadım ama filmi izlerken “Daha benzer olabilirmiş ya” diye şikayet etmekten alıkoyamadım kendimi film boyunca.

Yönetmenliği de çok başarılı olan bir başka faktör. Önem verilmesi gereken her türlü detaya önem verilmiş ve zaten filmin danışmanı Tommy’nin ta kendisi. Hatta Tommy filmin bir sahnesini inceliyordu nelere dikkat etmişler diye. Gayet memnundu sonuçtan. Yönetmenlik konusunda iş temiz olmuş o yüzden. Çekimleri de iyi gayet olduğunca. Özellikle filmin aynısını tekrardan çektikleri sahneleri izleyince “Vay canına” demiştim.

The Disaster Artist Yorumu

Genel olarak The Disaster Artist ; bir yapım sürecini anlatıp bunu kurgulama konusunda iyi bir film. The Room filmini izlemeden kesinlikle izlemeyin tabii yoksa film anlamsız gelecek çoğunlukla. Hem The Room filmini seviyor ve hem de film çekmek ile ilgili olan filmlere de ilginiz varsa, The Disaster Artist kaçırmamanız gereken bir film.

Zaten bu tür filmler artık daha da sıkça çıkmaya başlıyor gibi ya da bana öyle geliyor sadece. My Name Dolemite ‘ı görmüştüm bu konuda en son. Fena film değildi o da.

-Ahmet Ömer Bakır

Diğer film incelemeleri için tıklayın : Jazetel Film Arşivi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.